Ölüm bir son mu yoksa başlangıç mı? Yüzyıllardır kimsenin bilmediği öte dünya ve metafizik sorularının farklı cevapları oldu. Tek tanrı, tanrılar, evren gibi cevaplar türetildi ama cevap tam anlamıyla asla öğrenilemedi. Anadolu topraklarında yaşayan insanlar için yaşam yeni başlıyordu,antik çinliler iki ruhun olduğuna inanıyordu orta asyada ise ölüm bir son değil ruhun başka aleme göçüydü. Pek çok uygarlık farklı inançlar besledi şimdi bunları detaylı inceleyelim.
1.Anadolu uygarlıklarının bakış açısı
Anadolu topraklarında ölüm, her zaman ön planda ve yaşamın bir parçasıydı. Neolitik dönemde Çatalhöyük ve Barcın Höyük gibi yerleşimlerde, bebeklerin evlerin tabanları altına veya duvar diplerine defnedilmesi (“mimari tarafından kucaklanma”), ölülerin koruyucu birer “ata ruhu” olarak hane halkıyla kalmaya devam ettiği inancını yansıtır.
Tunç Çağı’na gelindiğinde ise ölüm, Hitit dünyasında siyasi bir kimlik kazandı. Bir Hitit kralı öldüğünde kullanılan resmi ifade “Öldü” değil, “Tanrı oldu” şeklindeydi. Bu geçiş, tam 14 gün süren ve her anı titizlikle planlanmış sallis wastais (Büyük Felaket) ritüeli ile mühürlenirdi.

2.Antik Yunan uygarlığının bakış açısı
Ölüm anında ruh bedeni hafif bir rüzgar gibi terk ederdi. Bu geçişin ardından uygulanan üç aşamalı ritüel (naaşın sergilenmesi – prothesis, cenaze alayı – ekphora ve defin), ruhun Hades’in yeraltı dünyasına huzurla ulaşmasını sağlamak içindi. Buna rağmen yeraltı dünyasının karışık dünyasında kaybolma şansı vardı.Bunun için özel bir çözüm vardı: Orphik Altın Tabletler.Özellikle M.Ö. 4. ve 3. yüzyıllara ait mezarlarda bulunan bu küçük altın folyolar, ölüleri karmaşık labirentten kurtararak bir nevi geçiş kartı görevi görüyordu. Üzerinde yazılı olan talimatlar, ölen kişiye yeraltındaki hangi pınardan su içmesi gerektiğini ve tanrılara ne söylemesi gerektiğini fısıldayarak onun ebedi huzura (Elysium) ulaşmasını sağlardı.
3.Roma uygarlığının bakış açısı
Roma’da ölüm ölüm, ailenin ve devletin ebedi sürekliliğini temsil eder oldukça görkemli olurdu. Seçkin bir Romalı öldüğünde, cenaze töreninin en çarpıcı unsuru Imagines adı verilen balmumu maskelerdi.
Ölen kişinin erkek atalarının yüz hatlarını birebir yansıtan bu maskeler, aktörler tarafından giyilir ve cenaze alayında ataları “canlandırarak” naaşa eşlik ederlerdi. Forumda yapılan halka açık övgü konuşmaları (eulogy), sadece ölen kişiyi değil, onun tüm soyunun başarılarını hatırlatarak Roma’nın “ata geleneği” (mos maiorum) inancını perçinlerdi. Mezarlar ise genellikle yaşayanların onları görmesi ve hatırlaması için şehre giden ana yolların kenarlarına inşa edilirdi; çünkü Romalılar için asıl ölüm, unutulmaktı.
4.Orta Asya ve Türk dünyasının bakış açısı
Eski Türk inanç sisteminde (Tengrizm) ölüm, bir son değil, ruhun başka bir aleme göçüydü. Bozkırın savaşçıları öldüğünde, mezarlarının (kurgan) etrafına Balbal adı verilen taş heykeller dikilirdi.
Türk kozmolojisinde bu taşların her biri, savaşçının hayattayken yendiği bir düşmanı temsil ederdi. İnanca göre bu düşmanların ruhları, öte dünyada (Uçmag) o savaşçıya hizmetçi veya köle olacaktı. Balbalların genellikle doğuya, güneşin doğduğu yöne bakması, yeniden doğuş ve ebedi gök inancının bir sembolüdür. Ayrıca Türklerde ruhun ölümden sonraki 40 gün boyunca evin çevresinde dolaştığına inanılır ve bu sürenin sonunda kötü ruhları kovmak için ardıç tütsüleri eşliğinde ritüeller düzenlenirdi.

Son Söz
Arkeolojinin de gösterdiği gibi bütün uygarlıklar farklı düşüncelere ve tanrılara sahip olsa da hepsi öte dünya inançlarına sıkı sıkıya bağlanarak ruhun devamlılığına inanmışlardır. Ruh ölümsüzken çoğu dinde yaptıklarımızın bedelini öte dünyada ödemek zorunda kalırız.İnsanlar bu umuda bağlanmış hayatlarını bunun gölgesinde yaşamışlardır. Hepsi tek bir şeyi fısıldar: İnsanlık, fiziksel varlığının sona erdiği noktada ebedi bir iz bırakma arzusundan asla vazgeçmemiştir.

Bir yanıt yazın