Güncel

Kuruyan Toprak, Ortaya Çıkan Tarih: Türkiye’de Kuraklık Arkeolojik Alanları Nasıl Etkiliyor?

Türkiye’de artan kuraklık yalnızca çevresel değil, aynı zamanda kültürel miras açısından da kritik sonuçlar doğuruyor. Azalan su miktarı bazı höyük ve yerleşimleri tehdit ederken, çekilen göl ve baraj suları yeni arkeolojik buluntuları gün yüzüne çıkarıyor.

Son yıllarda yağış miktarının azalması ve su kaynaklarının hızla çekilmesi, Türkiye’de kuraklığın giderek artan bir tehlike hâline geldiğini gösteriyor. Ancak bu değişim yalnızca tarımsal üretimi ya da su yönetimini etkilemiyor; aynı zamanda Türkiye’nin binlerce yıllık kültürel mirasını da tehdit ediyor. Kuraklık, bazı antik yerleşimlerin erozyon riskini artırırken, bazı göl ve baraj alanlarında yıllardır su altında kalan arkeolojik yapıları yeniden görünür hâle getiriyor.

Türkiye’de giderek artan kuraklık, arkeolojik alanlarda hem tahribat hem de yeni keşiflere yol açan çift yönlü bir etki yaratıyor. Özellikle Tuz Gölü çevresi, Konya Ovası ve Güneydoğu Anadolu’daki su kaynaklarına bağımlı yerleşimler, artan sıcaklıklar nedeniyle ciddi risk altında. Arkeologlar, kuruyan toprakların yüzeyindeki çatlakların höyüklerdeki tabakalanmaya zarar verebildiğini, bazı kerpiç mimarilerin hızla bozulduğunu belirtiyor.

Öte yandan, kuraklığın beklenmedik bir sonucu da yeni alanların görünür hâle gelmesi. Son yıllarda çekilen baraj göllerinde Roma dönemine ait köprü ayakları, yerleşim kalıntıları ve mezarlık alanları ortaya çıktı. Kuruyan göl yataklarında taş işçiliği detaylarının, su altından çıktığı için bozulmamış durumda olduğu görülüyor. Bu durum, araştırmacılara eşsiz bir inceleme fırsatı sunarken, aynı zamanda hızla belgeleme zorunluluğu da doğuruyor.

Uzmanlara göre kuraklık özellikle organik kalıntılar için büyük risk oluşturuyor. Ahşap, tohum, tekstil parçaları gibi malzemeler nem kaybettikçe parçalanma riski artıyor. Ayrıca toprak neminin azalmasıyla açığa çıkan tuz, taş yapılarda erozyonu hızlandırıyor.

Türkiye’nin arkeolojik zenginliğinin büyük bölümünün açık hava alanlarında bulunduğu düşünüldüğünde, iklim kaynaklı bu değişim kültürel mirasın sürdürülebilirliği açısından kritik bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Arkeologlar, hem koruma çalışmalarının hızlandırılması hem de yeni keşiflerin sistematik biçimde belgelenmesi gerektiğini vurguluyor.

Kleopatra’nın Mezarı: Yüzyıllık Gizem Çözülecek mi?

Kleopatra yıllardır tartışmalı tarihi bir figür olarak bilinir bazıları onun sinsi bir kadın olduğunu söylerken günümüzde stratejik kararlar veren bir firavun olduğu düşünülüyor tabi ki tartışmalı olarak. VII. Kleopatra yalnızca Mısır’ın son firavunu değil; aynı zamanda Roma Cumhuriyeti’nin dönüşüm sürecinde belirleyici rol oynamış bir hükümdardır. Onun hayatı ve ölümü yüzyıllar sonra bile tarih üretimi ve mit yazımının tam merkezindedir.

Kleopatra VII Philopator, MÖ 69 yılında İskenderiye’de, Makedon-Yunan kökenli Ptolemaios Hanedanı’na mensup olarak doğmuştur. MÖ 51’de babası XII. Ptolemaios’un ölümüyle tahta çıkmış, ancak kısa sürede kardeşi XIII. Ptolemaios ile iktidar mücadelesine girmiştir. Bu süreçte Roma ile kurduğu siyasi ittifaklar belirleyici olmuş; Julius Caesar’ın desteğiyle yeniden yönetimi ele geçirmiş ve bu birliktelikten Caesarion adlı bir oğlu olmuştur. Caesar’ın MÖ 44’te öldürülmesinin ardından Kleopatra, Roma’daki güç mücadelesinde Marcus Antonius ile ittifak kurmuş; ancak Antonius’un Octavianus’a yenilmesi ve MÖ 31’deki Aktium Deniz Savaşı, Kleopatra’nın siyasal iktidarının sona ermesine yol açmıştır.

Kleopatra’nın ölümü, MÖ 30 yılında Octavianus’un İskenderiye’yi ele geçirmesinin ardından gerçekleşmiştir. Antik kaynaklar çoğunlukla onun intihar ettiğini belirtir; en yaygın anlatı, Kleopatra’nın zehirli bir yılan (aspis) aracılığıyla yaşamına son verdiği yönündedir ve bu görüş esas olarak Plutarkhos’a dayanmaktadır. Ancak modern tarihçilik bu anlatıyı kesin bir olgu olarak kabul etmemekte; zehir, ilaç aşırı dozu veya zehirli bir saç iğnesi gibi alternatif ihtimalleri de gündeme getirmektedir. Daha eleştirel yaklaşımlar ise intihar anlatısının Roma propagandasının bir ürünü olabileceğini ve Kleopatra’nın siyasi nedenlerle öldürülmüş olmasının da göz ardı edilemeyeceğini savunmaktadır. Bu tartışmalar, Kleopatra’ya ilişkin bilgilerin büyük ölçüde Roma ve Yunan erkek elitleri tarafından üretilmiş, ideolojik açıdan yönlendirilmiş kaynaklara dayanmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Kleopatra’nın ölümü, yalnızca tarihsel bir olay değil, aynı zamanda Roma’nın siyasal anlatısı içinde değerlendirilmesi gereken bir olgudur.

Kraliçe’nin mezarının yeri yüzyıllardır aranmakta ve tartışılmaktadır. Napolyon, 19. yüzyılın başlarında bu mezarı bulmak amacıyla bir keşif seferi düzenlemişti. Günümüzde ise mezarı bulma işi Dominikli arkeolog Kathleen Martinez tarafından yürütülmektedir ve heyecan verici pek çok gelişme meydana gelmiştir.Martinez Kraliçenin bir ritüelle intihar ettiğini (apoteoz)ve bedeninin bir tünel aracılığıyla sarayından alınıp İskenderiye’nin 25 mil batısındaki Taposiris Magna Tapınağı’na taşınmasıyla tamamlandığını ileri sürmektedir.2022 yılında keşfedilen bu tünel önemli bir nokta olmakla birlikte yeni keşfedilen Akdeniz’in derinliklerinde batık bir liman son zamanlarda yapılan en kritik arkeolojik keşiflerden biri olarak kabul ediyor.Yakın zamanda bu keşiflerle birlikte mezara ulaşabilecek miyiz yoksa yüzyıllardır olduğu gibi bir sır olarak kalmaya devam mi edecek ? Zamanla göreceğiz.

2026 yılında Kolezyum’da Troya sergisi düzenlenecek.

Kültür Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, 2026 yılında Troya temalı bir serginin Roma’daki Kolezyum Arkeopark Alanı’nda düzenleneceğinin haberini verdi.

Sergide, başta Troya Müzesi olmak üzere ev sahibi olan Türkiye ve İtalya’dan parçalar seçilerek arkeoloji severlerle buluşturulacak. Troya anlatısının yalnızca arkeolojik buluntularla değil, sahne sanatlarıyla da desteklenmesi hedefleniyor. Bu kapsamda, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan Troya Operası, sergi sürecinde Roma’da izleyiciyle buluşacak.

Arkeoparkta yapılması planlanan bu sergi, Troya’nın Antik Yunan’dan Roma’ya uzanan hikâyesini anlatacak.

Aynı zamanda Türkiye’nin kültürel mirasını uluslararası ölçekte görünür kılmayı hedefleyen kültürel diplomasi çalışmalarının önemli bir örneği olarak öne çıkıyor.

Troya, tarihteki önemli kentlerden biridir. MÖ 3500–2000’li yıllarda surlarla çevrili küçük bir yerleşimdi. Heinrich Schliemann’ın bulduğu ünlü “Priamos Hazinesi” bu döneme aittir. MÖ 1700–1200’lü yıllar arasında ise en güçlü ve görkemli dönemine ulaşmıştır. Kalın ve sağlam surlara sahiptir ve Truva Savaşı’nın bu dönemde olduğu düşünülmektedir.

Truva Savaşı’nın bu kent için anlamı oldukça büyüktür. Bu savaş, Homeros’un İlyada adlı eserinde anlatılmaktadır. Antik Yunan geleneğine göre Troya Savaşı, Akha (Miken Yunanı) ordularının Troya kentini kuşatmasıyla başlamış ve on yıl süren bir çatışmanın ardından Troya’nın düşmesiyle sonuçlanmıştır. Antik tarihçilerden özellikle Eratosthenes, kentin düşüşünü MÖ 1194–1184 yılları arasına tarihlendirir.

Savaşın mitolojik anlatıdaki çıkış nedeni, Sparta Kralı Menelaos’un eşi Helena’nın kaçırılmasıdır. Ancak savaşın asıl nedeninin stratejik ve politik olduğu düşünülmektedir. Çanakkale, oldukça kritik bir ticaret bölgesiydi. Ege ile Karadeniz arasındaki ticaret yolları üzerinde önemli bir güce sahipti.

Bu savaş hakkında yüzyıllardır pek çok şey yazılıp çizilmiş; edebiyattan bilime ve mitolojiye konu olmuştur. Truva, sonraki yüzyıllarda önce Antik Yunanlara ev sahipliği yapmış, Yunanlar burada Athena Tapınağı’nı inşa etmiştir. Son olarak bu kent, İlium adı verilerek Romalılar tarafından yönetilmiştir.                                              

                        

https://www.aa.com.tr/tr/kultur/romadaki-kolezyumda-troya-temali-sergi-duzenlenecek-/3772532