Arkeo-Rota

Likya’nın parlayan başkenti: Myra

Myra, Likçe yazıtlarda “Muri” veya “Myrrh” adıyla anılan, kökleri en az MÖ 5.

yüzyıla kadar uzanan kadim bir yerleşimdir. İsminin anlamı tam olarak bilinmese de “Yüce Ana Tanrıça’nın Yeri” ifadesi öne çıkmaktadır. Antik dünyada demokratik federalizmin ilk örneği sayılan Likya Birliği’nin en güçlü altı kentinden biri olan Myra, konfederasyonda üç oy hakkına sahip olmasıyla bölge siyasetinde belirleyici bir rol üstlenmiştir.

Kentin altın çağı, MS 2. yüzyıldaki büyük imar faaliyetleriyle başlamış ve MS 408-450 yılları arasında İmparator II. Theodosius döneminde doruğa ulaşmıştır. Bu dönemde Likya eyaletinin başkenti (Metropolis) ilan edilen Myra, hem idari hem de dini bir merkez haline gelmiştir. Ancak MS 7. ve 9. yüzyıllar arasındaki Arap akınları ve Myros Nehri’nin (Demre Çayı) limanı alüvyonlarla doldurarak kentin denizle bağını kesmesi, kentin gerilemesine neden olmuştur.

Myra, Myros Nehri’nin getirdiği 5-10 metrelik alüvyon tabakası altında kalarak büyük bir bölümünün bozulmadan günümüze ulaşması sebebiyle “Likya’nın Pompeisi” olarak anılmaktadır. Kent; Likya’nın özgün ahşap ev mimarisini taş işçiliğine yansıtan görkemli kaya mezarlarına ve 11.500 kişilik kapasitesiyle bölgenin en büyük, en iyi korunmuş Roma dönemi tiyatrosuna ev sahipliği yapmaktadır. Arkeolojik açıdan Myra’yı benzersiz kılan bir diğer unsur ise Aziz Nikolaos Kilisesi ile Hristiyanlık, liman bölgesindeki sinagog kalıntısı ile de Musevilik gibi farklı inançlar için önemli bir kültür merkezi olmasıdır.


Taşların Tarihteki İzi

Myra’da göze çarpan en etkileyici yapılar devasa kaya mezarlarıdır. Likyalıların ahşap ev mimarisini büyük bir titizlikle kayalara nakşettiği bu mezarlar, kentin binlerce yıllık estetik anlayışını ve ölü gömme geleneklerini günümüze taşır.

Noel Baba Anlatısı ve Aziz Nikolaos Kilisesi

Tüm dünyada “Noel Baba” olarak bilinen ve sevilen Aziz Nikolaos, MS 4. yüzyılda Myra’da piskoposluk yapmış ve burada vefat etmiştir. Bugün ziyaret edilen kilise, Aziz’in mezarı üzerine inşa edilmiş ve Orta Çağ boyunca Hristiyanlar için önemli bir hac merkezi olmuştur. Kilisenin içindeki Bizans dönemi freskleri, yapının mimari zarafetine sanatsal bir derinlik katar.

Denizin ve Ticaretin Kapısı: Andriake

Myra’nın liman mahallesi olan Andriake, kentin deniz ticareti aracılığıyla zenginleşmesine büyük katkı sağlamıştır. Günümüzde bu bölge, restore edilen granarium (tahıl ambarı) yapısı ve kalıntılarıyla muazzam bir açık hava müzesine dönüşmüştür.


Gezi Notları ve Önemli İpuçları

  • Andriake Kuş Cenneti: Likya Uygarlıkları Müzesi’nin hemen yanında bulunan sulak alan, 149 farklı kuş türüne ev sahipliği yapar. Kuş gözlemi ve menderes manzarasının tadını çıkarmak için yanınızda dürbün bulundurmanız tavsiye edilir.
  • Kekova Batık Şehir Turu: Demre ziyaretinizi Çayağzı Limanı’ndan kalkan bir tekne turuyla taçlandırabilirsiniz. Bu turlar sayesinde su altındaki kalıntıları, Simena’yı (Kaleköy) ve meşhur “su içindeki lahitleri” görebilirsiniz.
  • Kükürtlü Sular: Çayağzı bölgesindeki kükürtlü suların şifalı olduğuna inanılır. Gezi sonrası bu soğuk suların denizle buluştuğu noktada dinlenmek oldukça ferahlatıcı bir deneyimdir.

Görseller için ekleme:
Myra Antik Kenti Genel Görünümü: “Myra ancient city” / Fotoğraf: Sony α7S Uploader /(https://creativecommons.org/licenses/by-sa/4.0/).
Örenyeri ve Tiyatro Panoraması: “Myra Antik Kenti-Örenyeri” / Fotoğraf: Eser Sahibi (Ağustos 2013) /(https://creativecommons.org/licenses/by-sa/4.0/).

Petra Antik Şehri’nin gizemli tarihi

Günümüz Ürdün sınırları içinde, Kızıldeniz ile Ölü Deniz arasında yer alan Petra; Antik Çağ’ın en etkileyici yerleşimlerinden biri ve Nabataean (Nebati) Krallığı’nın başkentiydi. MÖ 4. yüzyıldan itibaren şehre yerleşen Nebatiler, şehre pek çok katkı sağladılar ve şehri geliştirdiler. Sert çöl koşullarına rağmen geliştirdikleri barajlar, su kanalları ve yer altı sarnıçları sayesinde Petra’yı başka bir seviyeye taşıdılar. Bu anlamda Petra, o zamanların en gelişmiş şehirlerinden biri olmasıyla birlikte ileri derecede bir mühendislik harikasına dönüştü.

Kritik kervan yollarının kesişim noktalarında bulunan bu şehir; Doğu’nun tarihinin ve kültürünün yanında Roma ve Antik Yunanın estetiğini birleştirir. Kayanın içine oyulmuş tapınaklar, anıt mezarlar, tiyatrolar ve su kemerleriyle şekillenen kent dokusu, “yarı oyma–yarı inşa” karakteriyle dünyadaki en büyük arkeolojik sit alanlarından biri olarak kabul edilir ve UNESCO Mirası’na dahildir. UNESCO şehri; “kayalara oyulmuş mezarlık ve tapınak mimarisi ile gelişmiş antik su mühendisliğini bir arada barındıran eşsiz bir antik şehir” olarak tanımlar. Aynı zamanda bu “Gül Şehir”, Dünyanın Yeni Yedi Harikası’ndan biri olarak kabul edilir.

Katmanlarla Gül Şehrinin Tarihi Bölge, Neolitik dönemden itibaren tarım ve avcılıkla uğraşan topluluklara ev sahipliği yapmış; ardından Demir Çağı’nda Edom Krallığı’nın stratejik bir merkezi haline gelmiştir. MÖ 4. yüzyılda bölgeye göçebe bir Arap kabilesi olan Nebatilerin yerleşmesiyle Petra altın çağını yaşamaya başlamıştır. Nebatiler; kervan ticareti ile ipek ve baharat yollarından elde ettikleri gelirle Helenistik ve yerel mimariyi mükemmel biçimde birleştirmiş, kendi özgün sanatlarıyla harmanlayarak kayalara işlemişlerdir. Petra, zirve döneminde yaklaşık 20.000-30.000 kişilik bir nüfusa ulaşmıştır.

Petra’da Görülmesi Gereken Mimari Duraklar

El-Hazne (Hazine) Siq Kanyonu’ndan geçerken karşınıza çıkan ilk devasa yapı olan Hazine, MS 1. yüzyılda Kral IV. Aretas’ın anıt mezarı olarak inşa edilmiştir. Cephesindeki Yunan tanrıları Castor ve Pollux figürleri ile Mısır tanrıçası İsis-Tyche betimlemeleri, kentin o dönemdeki kozmopolit yapısını sergiler. 2024 yılında yapılan son araştırmalar, bu görkemli yapının altında bozulmamış bir mezar odası ve 12 iskeletin bulunduğunu ortaya çıkararak kentin gizemini bir kat daha artırmıştır.

Ad-Deir (Manastır) Petra’nın en büyük anıtı olan Manastır’a ulaşmak için 800 basamaklı dik bir yolu tırmanmanız gerekir. 45 metre yüksekliğindeki bu devasa yapı, sade ama heybetli Dorik üslubuyla ziyaretçileri büyülemektedir. Bizans döneminde içine kazınan haçlar nedeniyle bu ismi almıştır ancak aslen bir Nebati tapınağıdır

.

Kraliyet Mezarları Petra’nın doğu yamacında, Kaya Tiyatrosu’nun hemen üzerinde sıralanan Kraliyet Mezarları; Nebati elitinin statüsünü ve mimari gücünü en açık biçimde yansıtan anıtlardır. Urn (Küp), Saray, Korint ve İpek mezarlarından oluşan bu grup; cephe ölçekleri ve bezeme zenginlikleriyle Petra’daki diğer mezarlardan ayrılır.

Kaya Tiyatrosu 8.500 kişilik kapasitesiyle tamamen kayaya oyulmuş tiyatro, Roma etkisinin Nebati sanatı üzerindeki en güzel ve net eserlerinden biridir.

Dipnotlar ve Gezi Notları

  • Petra by Night: Bu etkinlikte Siq Kanyonu ve Hazine binasının önü binlerce mumla aydınlatılır. Geleneksel Bedevi müziği eşliğinde gerçekleştirilen bu yürüyüş, antik kenti tamamen farklı ve mistik bir atmosferde deneyimleme şansı sunar; bu nedenle gittiğinizde mutlaka yapmanız gereken etkinliklerden bir tanesidir.
  • Bedevi Misafirperverliği: Petra gezisi sırasında sunulan naneli veya adaçaylı Bedevi çayı ikramı, bölgenin yüzyıllık saygı ve misafirperverlik geleneğinin bir parçasıdır. Bu çay davetini kabul etmek yerel kültüre bir nezaket göstergesidir. Ev sahibi çay veya kahve ikram ettiğinde, fincanı hafifçe sallamak ikramın yeterli olduğu mesajını veren geleneksel bir işarettir.
  • Manastır Tırmanışı: Şehrin merkezinden Ad-Deir’e (Manastır) ulaşan rota, kayalara oyulmuş 800’den fazla basamağı içerir. Bu zorlu ama ödüllendirici tırmanış; özellikle öğleden sonra geç saatlerdeki ışıkta, Hazine’den bile
  • daha büyük olan bu yapıyı ve vadi manzarasını fotoğraflamak için en uygun zamandır.

Ressimlerin kaynakçası:

  1. Ad Deir (The Monastery), Petra, Ürdün
    Fotoğraf: Vyacheslav Argenberg / Wikimedia Commons, CC BY 4.0
    Lisans: Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0).
    Kaynak: commons.wikimedia.org/wiki/File:Ad_Deir_(The_Monastery),_El_Deir,_Top,_Petra,_Jordan.jpg
  2. Petra – Krallar Mezarları (Tombs of Kings)
    Fotoğraf: Berthold Werner / Wikimedia Commons, kamu malı (public domain)
    Lisans: Public domain (kamu malı).
    Kaynak: commons.wikimedia.org/wiki/File:Petra_Jordan_BW_34.JPG
  3. Al-Khazna (The Treasury), Petra, Ürdün
    Fotoğraf: Qais E. Tweissi / Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0
    Lisans: Creative Commons Attribution-ShareAlike 4.0 International (CC BY-SA 4.0).
    Kaynak: commons.wikimedia.org/wiki/File:Al_Khazna_(The_Treasury).jpg
  4. Amphitheatre (Amfitiyatro), Petra, Ürdün
    Fotoğraf: Diego Delso (Poco a poco) / Wikimedia Commons, CC BY-SA 3.0
    Lisans: Creative Commons Attribution-ShareAlike 3.0 Unported (CC BY-SA 3.0). Wikimedia Commons
    Kaynak: commons.wikimedia.org/wiki/File:Amphitheatre,_Petra,_Jordan1.jpg

Kısa Telif Notu

Tüm görseller, ilgili Creative Commons lisansları ve kamu malı (public domain) koşulları çerçevesinde kullanılmaktadır. Her fotoğrafın altında eser sahibi, kaynak platform ve lisans türü açıkça belirtilmiştir. Lisans gereği görseller:

  • eser sahibine atıf yapılmak kaydıyla,
  • lisans adı belirtilerek,
  • ve gerekiyorsa yapılan düzenlemeler belirtilerek

her türlü eğitimsel ve editoryal amaçla kullanılmıştır.

Sümela Manastırı: bulutların arasındaki miras

Trabzon’un sarp kayalıklarında yükselen Sümela Manastırı, pek çok gizemli yanıyla meraklılarını büyülemeye devam ediyor. Osmanlı padişahlarının koruma kalkanından yeni keşfedilen “Cennet-Cehennem” fresklerine kadar Sümela, bugün her zamankinden daha görkemli. Altındere Vadisi’nden 300 metre yükseklikte konumlanan bu yapı, Karadeniz’in puslu atmosferiyle birleştiğinde büyüleyici bir manzara sunar. Sümela; sadece bir mimari eser değil, imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne, devletlerin kuruluşuna tanıklık etmiş sessiz bir devdir. 2015-2021 yılları arasında gerçekleştirilen ve yaklaşık 4.000 ton kaya temizliğinin yapıldığı devasa restorasyon hamlesi, kentin tarihine dair yeni gerçekleri öğrenmemiz için kritik bir dönemeç olmuştur.

Efsanelerden Gerçeğe Giden Yol

Sümela’nın hikayesi MS 386 yılında, Atinalı iki keşiş olan Barnabas ve Sophronios’un gördüğü bir rüya ile başlar. Efsaneye göre, İncil yazarı Aziz Lukas tarafından yapıldığına inanılan kutsal Meryem Ana ikonası, melekler tarafından Karadağ’daki bir mağaraya getirilmiştir. Birbirinden habersiz şekilde bu mağarada buluşan keşişler, bugün dünya çapında bir hac merkezi olan manastırın temellerini atmışlardır. Adını Yunanca “siyah” anlamına gelen “melas” kelimesinden alan manastır; hem yaslandığı dağın koyu rengi hem de meşhur “Kara Meryem” ikonasıyla bu ismi binlerce yıldır taşımaktadır.

Restorasyonla Aralanan Gizemler

Restorasyon sırasında yapılan keşiflerde, kuzey çatının üst sağ yamacında bugüne kadar girilmemiş gizli bir geçitle ulaşılan yeni bir şapel tespit edildi. Bu gizli tapınaktaki fresklerin, mevcut ana kilisedekilerden çok daha otantik ve bozulmamış olduğu görüldü. Özellikle “Cennet ve Cehennem” ile “Ölüm ve Yaşam” tasvirlerini içeren sahneler, sanat tarihçileri için paha biçilemez bir keşif olarak nitelendiriliyor. Ayrıca daha önce ziyarete kapalı olan “Çile Odaları” (küçük dua hücreleri), keşiş ve öğrenci odaları ile ileri karakol görevi gören “Gözetleme Şapeli” de ilk kez kapılarını ziyaretçilere açtı.

Osmanlı’nın Gözetimi Altında Sümela

Sümela, en parlak dönemlerinden birini Osmanlı hâkimiyetinde yaşamıştır. 1461’de Trabzon’un fethiyle başlayan süreçte Fatih Sultan Mehmet, manastırın haklarını tanıyan fermanlar yayımlamış; Yavuz Sultan Selim ise şehzadeliği döneminde buraya iki büyük gümüş şamdan hediye etmiştir. 19. yüzyılda eklenen devasa dış binalar ve kütüphane ile bugünkü görünümüne kavuşan yapı; aslında üç farklı imparatorluğun (Bizans, Komnenos ve Osmanlı) mimari izlerini tek bir yamaçta birleştirir.

Mühendislik Harikası: 100 Basamaklı Zirve

Manastırın iç organizasyonu, sarp kayalıkların nasıl verimli bir yaşam alanına dönüştürülebileceğinin kanıtıdır. 72 odadan oluşan komplekste; yağmur sularını toplayan kanalizasyon sistemleri, odaları dolaşan gelişmiş bir merkezi ısıtma tertibatı ve şömineler yer almaktadır. Manastıra ulaşmak için tırmanılan 100 basamaklı dik merdivenler, ziyaretçiyi önce muhafız odalarına, ardından fresklerle bezeli mistik iç avluya ulaştırır.

Gezi Notları ve Önemli İpuçları

Bugün Sümela’yı ziyaret etmek sadece bir tarih gezisi değil, doğayla bütünleşmiş bir deneyimdir:

  • Aya Varvara Durağı: Manastıra tırmanırken verilen ilk mola noktası olan bu küçük kilisenin seyir terası, Sümela’yı profilden fotoğraflamak için en ideal noktadır.
  • Altındere Vadisi: 65 kilometrelik orman yolları ve dere sesleri eşliğinde yapılan yürüyüş, manastırın mistik havasına girmek için en iyi başlangıçtır.
  • Vazelon’u Unutmayın: Sümela’nın ihtişamına kapılanlar için Altındere Vadisi’nde, Sümela’dan bile eski olduğu düşünülen Vazelon Manastırı mutlaka görülmesi gereken bir diğer duraktır.

Sümela Manastırı; restore edilen freskleri ve yeni açılan gizli bölümleriyle sadece geçmişin bir kalıntısı değil, yaşayan bir kültür hazinesi olarak bulutların arasındaki nöbetine devam ediyor.